Geçen hafta akşamüstü İstiklal'den aşağı iniyordum. Sonra Çukurcuma'nın ara sokakları, eskiciler, vitrinde birinin dedesinden kalma radyo. Sonra Cihangir. Elimde telefon, akşam yapacağım bir toplantının sunumundaki eksikleri kapatıyordum. Yürüyorum, bir eksik görüyorum, yazıyorum. Evdeki bilgisayar çalışmaya başlıyor, ben yokuş aşağı devam ediyorum. Birkaç dakika sonra çıkan şeye bakıyorum, beğenmiyorum, tarif ediyorum, yine yürüyorum. Eve döndüğümde sunum toplantıya hazırdı.
Dışarıdan bakan biri için bu sahnenin hiçbir özelliği yok. Elinde telefonla yürüyen adam. Şehirdeki en sıradan görüntü. Instagram'da kaydıran biriyle, evdeki bilgisayarına iş yaptıran biri arasında, kaldırımdan bakınca hiçbir fark yok. Fark birinde evde fanın dönüyor olması.
Önceki yazımda Obsidian'la kurduğum canlı hafızayı anlatırken, yolda aklıma gelen bir işi telefondan vault'a düşürmeye "fısıldamak" demiştim. Aradan geçen sürede o fısıltı yerini başka bir şeye bıraktı. Artık not bırakmıyorum, iş veriyorum. Fark küçük görünüyor ama değil: birincisinde yürüyüş bitene kadar hiçbir şey olmuyor, sadece doğru yerelere not bırakmamaı sağlayan bir not defteriyken ikincisinde iş/ürün çıkıyor. Kaldırımla masa arasındaki mesafe kapandı. Bunun iyi bir şey olup olmadığından emin değilim ve yazının sonunda da emin olmayacağım, şimdiden söyleyeyim. Ama daha çok sokakta olmamı sağladığı için memnunum.
Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine kitabında sokak fotoğrafçısını doğrudan flâneur'ün mirasçısı ilan etmişti. Fotoğrafçı onun tanımıyla 'silahlanmış bir aylak'tır. Zincire bir halka daha ekliyorum, Sontag'ın "silahlı" derken kastettiği şey bir Leica cameraydı; benim elimde arka planda çalışan ve ben yürürken kod yazan bir şey. Silah metaforunun bu kadar hızlı eskiyeceğini kimse tahmin edemedi.
Faydasız yürümenin kısa ve fazlasıyla alıntılanmış tarihi

Flâneur, Baudelaire'in tarif ettiği haliyle, kalabalığın içinde amaçsızca dolaşan ve bakmayı iş edinen adamdır. Kalabalığa karışır ama ona ait değildir. Hiçbir yere yetişmiyordur. Tam da bu yüzden görür. Bir gazetecidir ama haber peşinde değildir; bir dedektiftir ama vakası yoktur.
Walter Benjamin bu figürü ciddiye alıp Paris pasajlarının altına yerleştirdi ve bir ayrıntı aktardı: 1840'larda pasajlarda kaplumbağa gezdirmek moda olmuştu. Aylak, kaplumbağanın hızına razı oluyordu. Bu bir şirinlik değil, bir protestoydu. Sanayi kentinin dayattığı tempoyu reddetmenin en sessiz, en kibar ve en pahalı biçimi. Kaplumbağayı satın alacak parası olmayan biri bu protestoyu yapamıyordu, o ayrı.
Burada işin komik tarafı şu: flâneur, tarif edildiği anda zaten ölmekteydi. Baudelaire onu yazarken Haussmann Paris'i yıkıp geniş bulvarlar açıyordu, Benjamin pasajları yazarken pasajlar çoktan boşalmıştı. Aylak hiçbir zaman yaşayan bir figür olarak gözlenmedi hep bir kurmacanın konusu oldu.
Türkiye'de de bir karşılık var. Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ı, 1959'da, İstanbul sokaklarında aynı işi yapar: yürür, bakar, bir şey aramaz gibi görünür. Sonra başka bir adam bu sefer fotoğraf makinesiyle çıktı sokağa. Garry Winogrand gündüzleri saatlerce Manhattan'da yürüdü ve ölene kadar yirmi altı binden fazla film çekti. Kendisini tanımlayanların çoğu aynı kelimeyi kullanıyor: tam zamanlı flâneur.
Bir soy ağacı çizmek gerekirse: bakan insan, bakıp kaydeden insan, ve şimdi bakıp kaydettiğini yürürken üretime çeviren insan. Ben üçüncüsündeyim. Ortadakini de biliyorum, çünkü bir dönem sokak fotoğrafçısıydım. Yabancı ve görünmez hissetmeyi, insanları izlemeyi hep sevdim. Bu yazının en sağlam yeri belki de burası: soy ağacını dışarıdan çizmiyorum, iki halkasında da bizzat durdum.
Yürüyüşün üretkenlik endüstrisine devredilmesi
Yürümenin düşünceye iyi geldiği fikri yeni değil, hatta epey aşınmış bir fikir. Nietzsche Putların Alacakaranlığı'nda "yalnızca yürüyerek edinilen düşüncelerin değeri vardır" diye yazmış. Kierkegaard bir mektubunda "her gün en iyi düşüncelerime doğru yürürüm ve yürüyerek uzaklaşamayacağım hiçbir düşünce yoktur" demiş. Rousseau İtiraflar'da yürümeden düşünemediğini söylemiş.
Bu üç cümle de bugün bir üretkenlik sunumunun ikinci slaytında, altında yürüyen bir adam silueti olan bir görselin üzerinde duruyor. Yürüyüş, son on beş yılda bir düşünme biçimi olmaktan çıkıp bir "hack"e dönüştü. Ayakta toplantı, yürüyüş toplantısı, Steve Jobs'un yürüyerek görüştüğü efsanesi, adım hedefi, halka kapatmak. Bir zamanlar üretkenliğe direnmenin adı olan şey, üretkenliğin aracı oldu. Kaplumbağa emekli edildi. Ben de yürüyüşü bir üretim aracına çevirdim ve bu yazıda onu savunmaya çalışıyorum.
Peki ölçtüklerinde ne çıkmış

Buraya kadar her şey edebiyat. Ama yürümenin zihni açtığı fikrinin ölçülmüş bir tarafı da var ve ölçüm, beklediğimden çok daha keskin ve çok daha rahatsız edici bir şey söylüyor.
Stanford'dan Marily Oppezzo ve Daniel Schwartz'ın 2014'te Journal of Experimental Psychology'de yayımladığı dört deneylik çalışma, yürümenin yaratıcı üretime etkisini test ediyor. Sonuçlar tezi destekliyor: katılımcıların %81'i yürürken ıraksak düşünme testinde oturduğundan daha yaratıcıydı, ortalama artış yaklaşık %60. Dışarıda yürüyenlerin tamamı en az bir tane özgün ve nitelikli analoji üretti, oturanlarda bu oran yarıda kaldı. Yürürken insanlar hem daha çok fikir üretiyor (ortalama 33'e karşı 22) hem de ürettiklerinin oranı biraz daha iyi: yürürken her on fikrin üçü işe yarıyor, otururken iki buçuğu.

Aynı deney, iki farklı düşünme biçimi: yürümek fikir üretimini açıyor, doğru cevabı bulmayı açmıyor.
Aynı damardan bir çalışma daha var. Benjamin Baird ve arkadaşlarının 2012'de Psychological Science'ta yayımladığı "Inspired by Distraction", bir problemi bıraktıktan sonra ne yaptığının önemli olduğunu gösteriyor: zihni serbest bırakan hafif bir işle uğraşmak, hiç ara vermekten de zorlu bir işle uğraşmaktan da daha iyi sonuç veriyor. Kuluçka boşlukta değil, hafif meşguliyette işliyor. Yürümek tam olarak o hafif meşguliyet.

Molanın varlığı değil, nasıl geçirildiği belirleyici.
Yani "yürürken zihnim daha hareketli, kendimi daha yaratıcı hissediyorum" cümlesi bir romantizm değil, ölçülmüş bir şey. Burada durup zafer ilan edebilirdim. Aynı çalışmanın devamını okumamış olsaydım.
İki paralellik
Birincisi, yürüyen göz. Sokak fotoğrafçısının işi çekmek değil, seçmektir. Sokak sana saniyede yüz kare veriyor, sen birini alıyorsun. Kadraj bir tercihtir: asıl karar neyi içeri aldığın değil, neyi dışarıda bıraktığındır. Vibecoding'de yaptığım işin yapısı da bu. Makine bana istediğim kadar çıktı veriyor, sınırsıza yakın; benim işim üretmek değil, hangisinin doğru olduğunu görmek ve gerisini kadrajın dışında bırakmak. İkisinde de asıl beceri elde değil, gözde. Fotoğrafçının deklanşörü ile benim "evet, bunu al" dememin işlevi aynı: bir olasılık bulutundan tek bir şeyi çekip almak.
İkincisi, hareket halinde çerçevelemek. Fotoğrafçı yürürken çerçeveler, durmaz. Ayaklar devam ederken göz kararını verir; durursan kare kaçar, üstelik durduğun anda görünür olursun. Sunumun eksiğini fark ettiğim an da böyleydi. Oturup "sunumumda ne eksik" diye düşünmedim, Çukurcuma'da bir yokuşu inerken gördüm. Yukarıdaki çalışmanın söylediği de bu: hareket düşünceyi kesintiye uğratmıyor, açıyor. Aylak da böyle çalışıyordu. Yürüyüş, düşünmenin arası değil, biçimiydi.
Paralellik nerede çatlıyor

Birinci çatlak: yürürken üretiyorsun, seçemiyorsun. Oppezzo ve Schwartz aynı deneyde ıraksak düşünmenin yanına bir de yakınsak düşünmeyi koydu, yani "tek doğru cevabı bul" tipi bir testi. Orada sonuç ters çıktı. Yürürken doğru cevap sayısı anlamlı biçimde düştü; katılımcıların yalnızca %23'ü bu testte iyileşti. Yürümek fikir üretimini açıyor ama karar verme kasını hafifçe zayıflatıyor.
Bu, yazının en can alıcı yeri. Çünkü yukarıda kurduğum "yürüyen göz" paralelliğinin tam kalbini vuruyor. Ben bu benzerliği seçme üzerine kurmuştum: fotoğrafçı da vibecoder da seçicidir demiştim. Halbuki ölçüm diyor ki yürürken seçme yeteneğin geriliyor, açılan şey üretim. Yani ben yürüyüşü kadraj kurmak için kullandığımı sanırken, aslında kadrajın en zayıf olduğu anda kadraj kuruyorum.
Kendi tecrübem de bunu doğruluyor. Yolda gördüğüm eksiklerin bir kısmı gerçekten eksikti, bir kısmı eve varınca kendiliğinden buharlaştı. Kaçının çöpe gittiğini saymadım. Sayıyor olsaydım bu yazı daha bilimsel olurdu, ama o zaman da yürürken değil masa başında yazılmış olurdu.
Sokak fotoğrafçısının bu sorunu çözmüş bir hali vardı ve çözümün adı gecikmeydi. Winogrand öldüğünde arkasında yaklaşık iki bin beş yüz banyo edilmemiş film, altı bin beş yüz kadar da banyo edilmiş ama baskısı alınmamış rulo bıraktı. Bu bir dağınıklık gibi görünür ama bir yöntemdi: çekerken duyduğun heyecanı unutacak kadar bekle, sonra kareye yabancı bir gözle bak. Fotoğrafı çeken adamla onu seçen adam aynı kişi olmasın diye araya zaman koymak. Bugün bu lüksümüz yok. Çıktı iki dakikada geliyor ve onu değerlendiren kişi hâlâ yürümekte olan, yani seçme kası ölçülebilir biçimde zayıflamış olan kişi.
İkinci çatlak: sokağın gerekliliği bir romantizm. Aynı çalışmanın en can sıkıcı bulgusu şu: etki, boş bir duvara bakan koşu bandında yürüyenlerde de ortaya çıktı. Araştırmacılar bunu açıkça yazıyor, çünkü "dışarıdaki uyaran akışı" açıklamasını elemek istiyorlar. Elemişler de.
Yani zihni açan şey Çukurcuma değil, yürümenin kendisi. Vitrindeki radyonun, eskicinin, yokuşun ölçülebilir bir katkısı çıkmadı. Bu, bütün flâneur soy ağacının en zayıf halkası. Baudelaire'in aylağı kalabalık olmadan var olamaz, aylaklığın tanımı kalabalığın içindeki yalnızlıktır. Bilim ise bana diyor ki aynı verimi apartmanın koridorunda, hatta bir bodrumda, gözlerini boş bir duvara dikerek de alabilirdim. Sokağı ben seviyorum, iş sevmiyor. Bu yazının şiirsel kısmının fişini çeken cümle bu ve maalesef kendi kaynağımdan çıktı.
Üçüncü çatlak: amaçsızlık gitti, görünmezlik de onunla gitti. Flâneur'ün tanımı faydasızlıktı. Kaplumbağanın hızı bir üretkenlik reddiydi. Benim yürüyüşümün ise bir teslim tarihi vardı: akşam saat şu, toplantı şurada. Kaldırımı ofise çevirdim ve bunu yaparken kendimi verimli hissettim, ki asıl endişe verici olan da bu.
Bunun bir bedeli var ve bedeli fotoğrafçılık tarafımdan biliyorum. Sokakta görünmez olabilmemin sebebi hiçbir şey talep etmiyor olmamdı. İnsanlar bir şey isteyen adamı fark eder, hiçbir şey istemeyeni fark etmez. Talep etmeye başladığın an görünmezliğini kaybediyorsun. Kafası bir sunumda olan, on beş dakikada bir telefona bakan adam kalabalığın içinde erimiyor; kalabalığa rağmen yürüyor. İki blok boyunca kimseye bakmamışım. Yürüyüşten aldığım verimin bedeli, o yabancı ve görünmez olma halinin bir kısmı. Ucuza gitti sayılır, çünkü farkına bile varmadım.
O zaman ne yapmalı
Buradan "yürürken çalışma" çıkmıyor, çıkarmayacağım da. Çıkan şey daha dar bir kural: yürüyüşe doğru işi vermek. Yürüyüş bir üretim aracıdır ama her işin aracı değildir, ve hangi işin aracı olduğunu artık tahmin etmiyoruz, biliyoruz.
Yürürken üret, oturunca karar ver. Bu bir tercih değil, doğrudan verinin söylediği şey. Üstelik aynı araştırmada işi kolaylaştıran bir ayrıntı var: yürüyüşten sonra oturan insanlar yaratıcı performanslarını bir süre koruyor, artakalan bir etki oluşuyor. Yani yürüyüşün faydasını masaya taşıyabiliyorsun, yürümeye devam etmen gerekmiyor. O halde kural basit: sokakta üretilen hiçbir karar sokakta kesinleşmesin. Yürürken açılan liste, oturarak budansın.
Kendine yapay bir gecikme koy. Winogrand'ın banyo edilmemiş filmlerinin yaptığı işi bilerek taklit et. Yolda verdiğin işin çıktısına orada karar verme, sadece biriktir. Ben bunu şöyle yapıyorum: yürürken çıkan hiçbir sonucu onaylamıyorum, kuyruğa alıyorum. Onay masada veriliyor. Aradaki yarım saat, kendi heyecanımı unutmama yetiyor. Bu, elimizdeki teknolojinin bize sağladığı hızın bir kısmını bilerek geri vermek demek. Kulağa saçma geliyor, çünkü saçma. Yine de işe yarıyor.
Sokağa hak etmediği krediyi verme. Manzara zihnini açmıyor, yürümen açıyor. Bunu bilmek işine yarar: yağmurda, yorgunken, güzel bir sokak bulamadığında yürüyüşü ertelemek için bahanen kalmaz. Cihangir gerekmiyor. Cihangir'i yine de tercih ederim, ama artık ondan bir performans beklemiyorum.
Bazı yürüyüşleri iş dışında bırak. Bu maddeyi kendime yazıyorum. Her yürüyüş bir sprint'e dönerse, yürümenin zihni açma sebebi olan şeyi, yani hafif ve talepsiz meşguliyeti, kendi elinle yok edersin. Baird'in çalışması burada net: kuluçkayı besleyen şey talepsiz meşguliyet. Talep ettiğin an, elinde yalnızca yürüyen bir ofis kalır. Kaplumbağayı tamamen satma.
Kapanış
Aynı sokaktan bu hafta bir daha geçtim. Bu sefer telefonu cebimde tuttum, sadece yürüdüm. İtiraf edeyim, elim birkaç kez cebe gitti. Bir eksik daha aklıma geldi ve onu not bile almadım, çünkü not almak da bir talepti. Eve vardığımda o eksiği hatırlıyordum. Bu hiçbir şey kanıtlamıyor, sadece hoşuma gitti.
Baudelaire'in aylağı bugün yaşasaydı muhtemelen elinde telefonla yürürdü ve muhtemelen ondan da bir kurmaca çıkardı. Elimizde iyi bir alet var, hareketli bir sokak var, ve ikisini birleştirmenin ölçülmüş bir faydası var. Yalnızca hangi işi nereye verdiğimizi bilmemiz gerekiyor: fikir sokakta açılır, karar masada verilir. Bu ikisini karıştırdığında elinde çok sayıda parlak ve yanlış fikir kalıyor, üstelik bunların parlak olduğuna yürürken karar vermiş oluyorsun.
Bu yazıdan sonra iki yol var. Ya bunu okumuş, "ilginçmiş" demiş ve unutmuş olacaksın. Ya da bu hafta bir yerden bir yere yürürken telefonu çıkarıp bekleyen bir işi başlatacak, sonra çıktısına orada değil eve varınca bakacaksın.
İlgili kitaplar
Fotoğraf Üzerine, Susan Sontag. Sokak fotoğrafçısıyla flâneur arasındaki bağı kuran metin. Bu yazının ilk halkası oradan geliyor, gerisi bana ait ve bu yüzden daha kırılgan.
Pasajlar, Walter Benjamin. Aylağı edebi bir süsten çıkarıp bir kent teorisine dönüştüren, bitmemiş ve bitmesi de mümkün olmayan kitap. Kaplumbağa oradadır.
Aylak Adam, Yusuf Atılgan. Aynı figürün İstanbul'daki hali. Amaçsız yürüyüşün Türkçedeki en iyi kaydı ve bir kez okuyunca İstiklal'de bir daha aynı şekilde yürüyemiyorsunuz.
Patikalar Üzerine Bir Keşif, Robert Moor. Yolun nasıl oluştuğu, kimin açtığı, neden orada olduğu üzerine. Önceki yazıda da buradaydı, hâlâ buradayım, bir sonrakinde de olacak gibi duruyor.
Wanderlust: Yürümenin Tarihi, Rebecca Solnit. Yürümenin düşünce, protesto ve boş zaman tarihi. Bu yazının yapmaya çalıştığı şeyi dört yüz sayfada ve çok daha iyi yapıyor.
Bu yazı 2026 sonbaharında, yürüyerek bir makineye iş vermenin hâlâ biraz garip hissettirdiği bir dönemde yazıldı. Birkaç yıl sonra "bunun neresi garipti" diye sorulursa cevap bu yazı olsun. Yazının bir kısmı yürürken düşünüldü, tamamı otururken yazıldı; yukarıdaki kurala uyulmuş sayılır.



